KÜLTÜR SANAT BİLİM İNSAN VE YAŞAM

23/3/2008 - TÜRKLERİN GEN HARİTASI

Kategori: BILIMSEL

Türklerin soy ve genetik kökleri Hakkında Yayınlanan bazı yazıların beni rahatsıt etmesi üzere konuya birde benim penceremden açıklık getirme gereği duydum.  İşin derinliğine inmeden görünüşe bakarak bir kanıya varanlar (bunların içinde yerli ve yabancı bilimadamlarıda var.),Türk grupları arasındaki farklılıkları bir ırk/soy farklılığının işareti sayıyorlar. Belli başlı ayrı özellikler, Türkistan Türklerinde göz kapaklarının belirgin çekikliği ile, Batı (Anadolu ve Balkan) Türklerinin "çoğunda" bunun olmayışı ;birde Orta Asyada kestane kumral renkli saçlara daha az rastlanışı.

Buna dayanarak Türk Dünyasında bir soy/ırk beraberliği değil , sadece kültür/dil birliği olduğunu ileri sürebiliyorlar."Görünüşe aldanmamalı" sözünü hatırlatarak konuya daha bilimsel bir yaklaşımda bakalım. İlk bakışımız "antropolojik tarih" yönünde olacak.

Bir kere "İlk" ve "Ön" Türklerin yapılarına bakalım.

Türk'ün doğumuna her evlilikte bir ana birde baba olduğu gibi sebep olan iki ana ırk vardır : biri ural dağlarını yurt edinmiş "Alpinler" ,diğeri ise henüz Amerikaya göç etmemiş olan "Doğu Asyalı Kızılderililer". Alpinler kestasne renk saçlı, düz yeşil gözlü,yuvarlak başlı, kızılderililer ise bakır tenli,hafif çekik gözlü,mazosefal (orta) başlı,siyah saçlı ve karagözlü özellik taşırlar. M.Ö. 9000'le 7000 arasında ,Cilalı Taş (Neolitik) Çağının bitişiyle tunç devrinin başladığı sıralarda, Alpin'lerin bir kolu güney doğuya (Hazar-Aral Göllerine) doğru göçederler ; o tarihte Doğu Asyalı kızılderililerin çoğu Bering Boğazı yoluyla Amerikaya geçmişti; geri kalanlardan ufak bir boy batıya doğru göçer ve Aral gölü civarına yerleşmiş olan Alpinlerle "evlenirler" (yani karışırlar). Doğan yeni nesil (tabi asırlarca aralarında evlenip genetik istikrara kavuşunca), Alpin'lerdende Kızılderililerdende farklı yeni bir soy olarak ortaya çıkarlar.Bunlara "İLK TÜRKLER" diyoruz. Bunlar buğday tenli ,kestane renk saçlı,belli belirsiz çekik ve ela gözlü , yuvarlak başlı yapıdaydılar. Yani Kızılderili özelliklerini az Alpin genlerini daha çok taşıyorlardı.

M.Ö.6000-4000 yılları arasında bu ilk Türkler Mezepotamyaya (Subarlar,Sümerler, Elamlılar),Hindistana(Mohencadaro-Hareppa),M.Ö.3000'lerde Anadoluya göçtüler (Hatti'ler ,Luwi'lerin bir kısmı ve daha sonraki Turska/Etrüsk'ler , Ulmek'ler).

Gelelim "ÖN-TÜKLER"e.

M.Ö. 2000'lerde Alpinlerin ufak bir kolu gene doğuya fakat bu sefer kuzeydoğuya ,Altay Dağlarına kadar uzanıyor. Orda kalmış Asya Kızılderileri ile tekrar bir "evlenme" oluyor. Doğan yeni nesile "Ön-Türkler" diyoruz. Bin-bin beşyüz yüz yıl kadar aralarında evlenmelerle onlarda genetik istikrara kavuşuyor ve "İlk Türkler"e çok benzeyen yeni bir soy beliriyor. Çin arşivvleride rastlanan "Ti..k"ler "Hyung-nu"/Hun'lar herhalde bunların çocuklarıydı.

"İlk Türkler"le "Ön Türkler" de M.Ö. binli yıllarda karşılaşacak ve birbirleriyle karışacak, bildiğimiz "Türkler" olarak tarih sahnesine çıkacaklardır :Türkistan'da Sakalar , daha doğuda Gök-Türkler, Uygurlar.. vb.

Bu "Yeni Türkler"e ,doğudan batıya doğru bakıldığında,hafif farklar göze çarpıyor :Aral gölünün kuzeydoğu ve güneydoğu coğrafyasında yaşayanların göz çekikliği , batıda kalanlara kıyaslada daha belirgin , tenler,saclar ve gözler daha koyuca; Avrasya ve Anadoludakiler ise daha açık renkli ve düz gözlü olanları daha fazla.

Şimdi sualimize geldik:

Bu , iki ayrı soy mu demektir veya başka ırklarla karışmanın damgası mıdır ?

Bir kere iki ayrı ırk/soy değiller. Kafatası,kan grubu,boy,yüz ölçümleri temeldeki beraberliği gösteriyor. Fark , aynı "milletin" dilinin bölge ve lehçe ayrılıkları gibidir. Dil aynydyr, fakar yer yer şive ve lehçe farkları vardır. "Tip" konusunda da öyle.

İkinci soru ,"Melezleşme"nin olup olmadığıdır. "Melez"in doğru tarifi ,aşağı yukarı eşit miktarda iki ayrı ırkın karışmasıdır. Ya genetik bir istikrarsızlık vardir yada istikrara varılmış bambaşka bir soy meydana gelmiştir. Türkler bu iki kategoriyede uymaz. Özellikler asırlar boyu devam etmişler ve ne doğudaki nede batıdaki Türkler yeni iki ırk oluşturmuştur.

"Lehçe farkı" gibi olan bu "tip farklılıkları" nedendir öyleyse ? İzahı şöyle:

İlk Türkleri doğrudan "evvlenme"den doğanlarda (yani Asya'nın batısındakilerde) , Alpin ırkın "düz göz kapağı,açık ten ve göz" genleri biraz daha fazlaydı ;Ön-Türklerinkinde ise "hafif çekik göz, koyuca ten ve göz" genleri baskındı. Her nekadar tarih boyunca İlk Türklerle Ön Türkler kaynaşmışlarsa da ,doğudakilerde Kızılderili ,batıdakilerde Akdeniz ırklarının izi daha belirgindi.

Doğu Asya Türklerini alalım:

Hemen her yerde , her millette olduğu gibi onlarda komşu soylarla bir dereceye kadar karışmışlardır. Bu Türklerin , göz çekikliği abartılı olan Moğollarla ve Çinlilerle evlendikleri olmuştur. Bir hesaba göre bunun derecesi 15-20 kadardır.

Türklerin genetik özelliğinde, ecdattan biri olan Kızılderililerden miras hafif göz çekikliği de ilave edilince bu göz çekikliği biraz daha belirgin olmıuştur. (tenin ve göz-saç renklerinin biraz daha koyulaşmasıda aynı sebepten). Şunu hemen belirtmeli ki bu "normdan kayış" , sadece "yabancı evliliği " yapan ailelerde kalmamış , daha sonraki nesillerde , "toplumların genetik havuzu" dolyısıyle bütün Orta Asya Türklerinin tiplerine yansımıştır.

Aksi yönde buna benzer bir değişim Batı (Avrasya ,Anadolu ve Balkan) Türklerinde de oluşmuştur. O coğrafyada şu ırklar yaşıyordu: Avrasya'da Kuzeyli Nordic) ve Slavvic;Anadolu'da ise Akdeniz (Mediterranean Aryan ve Semitic) ,İlk Türk ((Hatti) ve Kuzeyli (Aryen Hitit) soyları. M.S. 1000'lerde Oğuz Selçuk Türkleri Anadoluya girdiklerinde nüfusça çokça azalmış olan yerli halk harplerle dahada kırılmış ,gerisi (Rum ,Ermeni ve dağlık Kürt toplumları olarak) Türklerle pek karışmadan kimliklerini sürdürmüşlerdir. Genede bazı kız almalar ve evlenmeler olmuştur buda doğudaki gibi yüzde 15-20 oranlarında kalmıştır.)

Bur karışmaların hiçbirinin çekik göz özelliği yoktu, onun içinde batı Türklerinin genleride mevcut olan "göz çekikliği" , doğu kardeşlerin ki gibi takviye görememiş ,belirgin bir hal almamıştır. Bilakis "düz gözşülerin" genleri, Türkler'in Alpin ecdatlarından miras düz gözlülüğü takviye etmiş,ortaya çıkarmıştır. Buna rağmen 1940'larda Anadolu Halkı üzerinde yapılanantrometrik ölçümler ,Batı Türkleri'nin yüzde 52'sinin hala hafif göz çekikliği özelliğini koruduğunu ortaya çıkarmıştır. Yörüklerde bu Orta Asya'dakilere benzer derecede belirgindir. Bugün "Kürt" dediklerimizin yüzde 70'den fazlası ,Çaldıran Savaş'ından sonra dağlara sığınan Türkmenlerin az sayıdaki az sayıdaki dağlı Kürtlerle karışanların çocuklarıdır. (ne yazıkki kendilerini "Kürt" sanır ve Kürtçe konuşurlar)

İşte Doğu ve Batı Türklerinde göze çarpan tip farklılığı ,fazla olmadığı için,aynı dildeki şive-lehçe farklılığı gibidir. O "başkalık"ta tam bir melezlikten değil, Türklerin genleride mevcut hafif göz çekikliğinin, Doğu Asyada az sayıda sarı ırk karışmasıyla "takviyelenmiş" olmasındandır ;batıdaki Türklerde de göz çekikliği genlerinde mevcut olduğu halde batıda takvviye görmemiş olmasındandır. O da ancak %48'i düz gözlü olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
SAYGILARIMLA
                                                                                            Araştırmacı :Asaf GÜMÜŞSOY

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

17/3/2008 - Beş evrelik iki kişilik bir aşk hikayesi...

Kategori: KULTUREL

Beş evrelik iki kişilik bir aşk hikayesi...
Yazdır E-Posta
Image


Nil Perçinler

    François Ozon 5x2 demiş filminde. 5x2 her zaman 10 mu eder? Bize o şekilde öğretildiği için 10 mu etmelidir? Yoksa sadece öğretilmemiş midir, bu bir denklem midir? Beş evrelik iki kişilik bir aşk hikayesi…

Bir ilişkinin bittiği, tükendiği anlardan başlangıcına bir seyir sizde nasıl bir his uyandırır?         Bende nasıl mıydı? Şöyle:

İlişkiye başlamadan önceki dönem çok heyecanlıdır ya! Yerinizde duramazsınız, bir kalp atışıdır alır gider, kafanız karışır, cümleleriniz şaşırır. Sanırım bir ilişkiden ziyade bir aşktan ya da aşıktan bahsediyorum. Sonra ilişki başlar, kalp atışları yavaşlar, iktidar yarışı başlar, gözyaşları, tartışmalar, hezeyan dolu sevişmeler ve bir gün bavulunuzu toplarsınız.

Bu filmde hikaye sondan başlıyor. En acı andan, bir kadını en yok edici dakikalardan. Sevdiğiniz adam size hiç tecavüz etti mi? Bu filmde ediyor; kapalı kapıların ardında, kırık kalplerin içinde kalanlar ekrana veriliyor Ozon’un gözüyle.

  Marion (Valeria Bruni-Tedeschi) ve Gilles’in (Stephane Freiss) boşanma sahnesiyle başlıyor film. Son mu, yeni bir başlangıç mı? İkisi de olabilir. Bir ilişkinin tükendiği anlarla başlıyoruz. Sonra tükenmenin öncesine gidiyoruz, ilişki acı çekiyor, kan kaybediyor. Gilles’in cinsel kimliğini arayışına şahit oluyoruz. Fantezi ile kimliği karıştırışına, bocalamasına…

   Bebeklerinin doğacağı gün Gilles’in Marion’u yalnız bırakışına, korkmasına, uzaklaşmasına tanıklık ediyoruz. Hastane odasında yukarıda uyuyan Marion’u hastane girişinde arabanın içinde bekliyor Gilles. İnemiyor, çıkamıyor, dokunamıyor. Düğün günlerine gidiyoruz. Marion’un Gilles’i düğün gecesi aldattığını görüyoruz. Pişmanlıklar, korkular, heyecanlar… Ve yeni bir sona, yeni bir başlangıca gidiyoruz: Tanışmalarına. İki son da birbirine o kadar tanıdık ki. Esasen son olan başlangıçtaki gibi, esasen bir başlangıç olan sondaki gibi.

    Tutunamadığımız ilişkilerimiz gibi, bırakamadığımız korkularımız gibi. Son ile başlangıç arasında sıkışmış hayatlarımız gibi. François Ozon tipik bir aşk hikayesini anlatmıyor bize.

Gerçekler ve yüzleşmelerle dolu film sunuyor.
 



yok YorumYorum yaz!Bağlantı

17/3/2008 - Ayşe Erzan Avrupada En Başarılı Bilim Kadını Seçildi

Kategori: BILIMSEL

Ayşe Erzan Avrupada En Başarılı Bilim Kadını

Dünyanın beş bilim kadınından biri, Prof. Dr. Ayşe Erzan, 15 öğrenciden biri de Ahu Altınkut Uncuoğlu oldu. Laureates 2003 ödülleri her yıl beş kıtanın en başarılı bilim kadınlarına dağıtılıyor.

BİA Haber Merkezi - Paris

28 Şubat 2003, Cuma

Prof. Dr. Ayşe Erzan, sadece kadın araştırmacılara verilen "Laureates 2003" ödülünü aldı. Perşembe günü Paris'te UNESCO merkez bürosundaki törende 5 kıtadan 15 öğrenciye verilen araştırma bursunu da Türkiye'den Ahu Altınkut Uncuoğlu kazandı.

Ödüller, her yıl bilimsel ilerlemeye katkılarda bulunan 5 kıtadan birer kadın araştırmacıya veriliyor. Prof. Dr. Erzan, bu ödülle, beş kıtayı, Afrika, Asya-Pasifik, Avrupa, Latin Amerika ve Kuzey Amerika'yı temsil eden beş önemli bilim kadınından biri oldu.

Bu yılki ödülleri, Prof Erzan ile birlikte Mısırlı Prof. Karimat El-sayed, Amerikalı Dr. Johanna M. H. Levelt Sengers, Arjantinli Dr. Mariana Weissmann, Çin Halk Cumhuriyeti'nden Dr. Fang-Hua Li aldılar.

Fraktal geometri

İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Fizik Bölümü Başkan yardımcısı Prof. Dr.Ayşe Erzan törendeki konuşmasında özellikle öğretmenlerine teşekkür etti.Bir bilim kadını olarak, savaşa karşı sessiz kalamayacağını açıkladı. Ayrıca, ödül töreninde yayınlanan tanıtma filminde, Prof. Erzan yakasında "Savaşa Hayır" rozeti taşıyordu.

L'oreal-UNESCO'nun ödüllerle ilgili basın duyurusunda,Ayşe Erzan'ın ''Fraktal geometri''oluşumlarıyla ilgilendiği belirtilerek şöyle deniliyor:''Fizikçiler, örneğin şimşek çakması, sıvanın içine suyun yürümesi ya da Petri çanağında üreyen bir bakteri kolonisi kadar birbirinden farklı sistemlerin birbirine tıpatıp benzeyen fraktal şekiller oluşturmakla kalmadıklarını, aynı zamanda bu şekillerin oluşum kurallarının matematik dilinde ifadesinin de tıpatıp birbirine benzeyebildiğini öğrenmiş bulunuyorlar.''

Uncuoğlu'nun araştırması

Türkiye'den Ahu Altınkut Uncuoğlu moleküler biyoloji dalında yapacağı çalışma için burs aldı. Uncuoğlu, bu bursla İsrail-Hayfa Üniversitesi'nde çöl ikliminde yaşayan bitkilerdeki genetik özellikleri ve susuzluğa dayanıklılığı sağlayan genlerin inceleyecek.

UNESCO ile L'Oreal firmasının bundan beş yıl önce başlattığı, her yıl dağıtılan "LAUREATES" ödülleri, bilim alanında çalışan kadınları özendirmeyi ve yeni genç kadınların bilime yönelmelerini teşvik etmesi amaçlıyor.

Büfe Beş kıtadan

Ödül töreninden sonra, alışıldığı üzere, kokteyl salonuna geçildi. Beş kıtanın yemek ve meyvelerinden oluşan büfelere yaklaşmak oldukça zordu.

Sıcak-soğuk mezelerin arasında, sıcak sahanda köfte bulmak bile mümkündü. Meyve büfesi ise olağanüstüydü. Dünyada bu kadar çok meyve çeşidinin varlığı şaşırtıcı. (SŞ/NM)

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/3/2008 - OMURİLİK FELCİ NEDİR, NASIL OLUŞUR?

Kategori: SAGLIK


OMURİLİK FELCİ  NEDİR, NASIL OLUŞUR?

OMURGA VE OMURİLİK ANATOMİSİ

 Omurga, bir taraftan vücudumuzun dik durmasını, diğer taraftan da içindeki kanaldan geçen omuriliğin korunmasını sağlayan kemik zincirine verilen addır. Omurilik ise beyin kökünden başlayarak, kuyruksokumuna kadar uzanan ve beyin ile organlar arasındaki irtibatı sağlayan merkezi sinir sistemine verilen addır. Spinal cord (kord okunur), ya da medula spinalis olarak da adlandırılan omurilik, beyinden gelen cevapları da beyne cevapları da beyne iletmektedir. 
Bu bakımdan organların bütün motor, (yani hareket faaliyetleri) ve duyu (his) faaliyetleri omurilik tarafından yaptırılır ve kontrol edilir. Omurilik bunun yanında tek başına refleksleri de kontrol etmektedir. 33 kemikten oluşan omurga sistemimizin her birine vertebra (omur) adını vermekteyiz. Bu omurların bulundukları bölgeye göre şekilleri bazı farklılıklar göstermekle birlikte genel anatomik yapıları aynıdır. Bu şekil farklılıklarına göre sınıflanan omurlar 5 grupta ele alınmaktadır.
Buna göre;
1.Cervikal ( Dorsal) Vertebraları 7 tane  2.  Torakal Vertebraları 12 tane 3.  Lomber Vertebraları 5 tane 4.  Sakral Vertebraları  5 tane 5.   Coxgeal Verttebraları Birbirine yapışık halde  3-4 tane  
1.Cervikal Vertebraları: Kafatası bitim noktasından  başlayıp, ensekköküne kadar uzanan boyun bölgesindeki7 omur cervikal vertebraları olarak adlandırılmaktadır. Kollar, ellerin motor (yani hareket ve duyu (his) faaliyetleri omuriliğin bu seviyedeki bölgeleri tarafından kontrol edilmektedir. Eğer omurgada meydana gelen bir hasar bu bölgede omuriliğe zarar verirse, vücudun kollar ve aşağısındaki bölgeleri felç olacaktır. Quardipleji (kuardipleji) olarak adlandırılan bu felç türünde solunum hareketini kontrol eden kaslar da etkileneceği için ölüm riski de söz konusu olabilir.
2. Torakal (Dorsal) Vertebraları: Ense kökünden başlayıp, kaburgaların omurgayla birleştiği son noktaya kadar olan 12 vertebraya verilen addır. Bu omurlar; gövde bölgesine ait motor ve duyu kontrol etmektedir. Eğer hasar bu bölgede gerçekleşir ve bir felç yaşanırsa, gövde ve aşağısında kalan bölgede, yani ayaklar, genital ve seksüel yetenekler üzerindeki kontrol ortadan kalkacak, (bacaklar ve ayaklar işlev kaybedeceği için ) paraplejik felç yaşanacaktır.             
3. Lomber Vertebraları:
Torakal vertebraları sonra bel bölgesini tutan 5 tane vertebraya lomber vertebraları adı verilmektedir. Lomber vertebraları bir hasar bir hasar omuriliğe bası yaparsa paraplejik felç yaşanacak; bacaklar ve aşağı bölgede kalan fonksiyonlar, yani genital ve seksüel yetenekler üzerindeki kontrol ortadan kalkacaktır .  
 4.Sakral Vertebraları: Kuyruk sokumu bölgesindeki 5 vertebraya verilen addır. Bu vertebralar, (diz altında kalan) aayakları ve seksüel- genital işlevleri kontrol eder. Bu bölgede yaşanacak bir hasar sonucunda ayaklar ve genital - seksüel fonksiyonlarda duyu ve  motor faaliyetler kaybedilecektir.
5.Coxygeal Vertebraları:Kuyruksokumunun uç kısmında , birbirine yapışmış ve güdükleşmiş halde uzanan 3-4 vertebraya verilen addır. Bu vertebralar tek başlarına bir bölgeyi kontrol etmemekte, burada yaşanacak travmalar belirgin bir felce yol açmamakta, ancak sadece ayaklarda işlev bozuklukları olabilmektedir. Bu şekilde sınıflandığında omurların içte kalan tambur şeklindeki oval kısımlarına corpus, sağında ve solunda kalan çıkıntılarına çıkıntı, arka kısmında kalan boynuz şeklindeki uzantıya da spinöz çıkıntı adı verilmektedir.Vertebralar, birbirlerine aralarındaki discus (diskus okunur) adı verilen yastıklarla bağlanmaktadır. Disklerin omurga sistemi içindeki rolü, kemiklerin birbirine değerek aşınmasını önlemek ve omurga hareketine müsaade eden esnekliğe imkan sağlamaktadır. Omurga bunun yanında, her taraftan onu saran ve ligaman adı verilen bağ dokularıyla sıkı sıkıya sarılmıştır. Ligamanların ön bölgeyi tutanlarına onterior ligaman, arka bölgeyi tutanlarına da posterior ligaman adı verilmektedir. İşte bütün bu unsurlarla bir bütünlük oluşturan omurga sistemi stabil (yani sabitlenmiş)bir halde görevini tam olarak yapmakta ve omuriliği korumaktadır. Başlangıçta da belirtildiği gibi, Omurilik, omurganın içerisinde yer almaktadır. Ancak omurilik bu kanal içerisinde; dura adı verilen bir zarla çevrili olan BOS’un yani beyin omurilik sıvısının içinde bulunmaktadır. BOS yani boyun omurilik sıvısı, spinal kordun dura ve kemiğe değmesini engelleyen bir hidrolik tampon görevi görmektedir. Omurilik, anatomik olarak iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısım; C1’den L1-2’ye kadar uzanan ana parçadır. İkinci kısımsa; bu bölgeden aşağı kadar uzanan ve at kuyruğuna benzeyen sinir lifi demetinden oluşan ve cauda equina (kauda eqina okunur)adı verilen kısımdır. Anatomik olarak bu şekilde yapılan omurilik; organlarla bağlantıyı, vertebralar arasında uzattığı sinir kökleri vasıtasıyla kurar. Toplam 31 çift sinir kökünün bölgelere göre dağılımı şöyledir:
1.   Certikal Bölge    7+1=8 çift
2.   Torakal Bölge    12 çift
3.   Lomber Bölge     5 çift
4.   Sakral Bölge      5 çift
5.   Coxygeal Bölge 

1 çift Bu anatomik özelliklere sahip olan omurilik, bir hastalık ya da travmaya bağlı olarak baskıya uğrarsa, yani basıya maruz kalırsa işlevini yitirebilir. Bası yapacak hastalık ya da travma direkt omurilik üzerinde olabilmekle birlikte, bu durum daha çok, omurgada yani vertebra kemiklerinde gelişen bir hastalık veya travmanın etkisiyle olmaktadır. Özellikle bir kaza sonucu kırılan vertebralardan kopan kemik parçaları, vertebranın içinden geçen omuriliğe zarar vermekte (kesi oluşturarak) omurilik felcine sebep olmaktadır. Bu şekilde zarar gören omurilik hücreleri bir daha yeniden canlandırılamaz ve üretilemez.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

8/3/2008 - TÜRK MİLLETİ BÖYLE İSTİYOR

Kategori: GUNCEL

Binlerce insanın hayatını almış ama karşılığında ömür boyu hayatta kalma hakkı verilmiş olan şahıs yeniden yargılanacakmış.

Neden?   Çünkü Avrupa öyle istiyor.

Al bayrağa sarılı her şehit cenazesinde öne eğilmiş başları ve titreyen sesleriyle "kanınız yerde kalmayacaktır" şeref sözünü verenler suskunlar bugün..

Neden ? Çünkü Avrupa öyle istiyor.

21 yaşında Mehmet gençliğinin baharında demir gibi sapasağlam çıktığı köyüne belden aşağısı sakat ve tuvaletini bile tutamayacak halde geri döndü.Yeniden yargılanacak şahsın döşettiği mayına basmıştı.Mehmet yeniden yürüyemeyecek, Mehmet nişanlısı Fatma'yla aynı yastığa baş koyamayacak ama onu o hale sokan yeniden yargılanacak.

Neden ? Çünkü Avrupa öyle istiyor.

Gençliklerinin baharında vatanlarını savunmak için silah altına giren ve geçit vermez dağlarda teröristle savaşırken tertemiz alınlarından vurulup toprağa düşen askerler yeniden yaşayamayacak ama onları vurduran şahıs yeniden yargılanacak.

Neden ? Çünkü Avrupa öyle istiyor.


Alışveriş merkezinde hiçbir şeyden habersiz bakınırken içeri atılan yangın bombalarıyla feci şekilde yanan kadın hayatının sonuna kadar yanık yüzüne bakacak ama o bombayı oraya attıran yeniden yargılanacak.

Neden ? Çünkü Avrupa öyle istiyor.

Kocasıyla yeni tayin edildiği yere özel otomobilleriyle giderken yolları kesilen ve kocası gözleri önünde taranarak şehit edilen Figen hemşirenin gözleri hep yaşlı kalacak ama kocasını vurduran yeniden yargılanacak.

Neden ?  Çünkü Avrupa öyle istiyor.

Yıllarca terörle mücadeleye akıtılan milyarlar yüzünden binlerce gencimiz işsiz,fakir ve aç. Hayatları boyunca eğitim görmelerine rağmen yere serilen ekonomi yüzünden işsiz kalanların hayatları mahvolurken onların o hale gelmelerine sebep olan terör belasını yaratan yeniden yargılanacak.

Neden ?  Çünkü Avrupa öyle istiyor.

Peki ya bu millet ne istiyor ? Bir Allah'ın kulu da çıkıp bu milletin ne istediğini sormayacak mı ?

Ezilen,hor görülen, hakkı verilmeyen tersine hep haksız çıkarılan her zaman bizler mi olacağız ?

Sandığa oy verip tepemize çıkardıklarımız, vergilerimizle okutup makam ve rütbe verdiklerimiz, canımızı,malımızı ve namusumuzu kendilerine emanet ettiklerimiz bir kere olsun bizim hakkımızı savunmayacaklar mı ? Kanlarınız yerde kalmayacak sözlerine inandığımız halde baş katile hak ettiği cezayı verdirmeyenler şimdi bir de karşımıza çıkıp bunu yeniden mi yargılayacaklar.

Böyle bir durumda bizler yerimizde uslu çocuklar gibi oturup "Ölen öldü, giden gitti kalan sağlar bizimdir"mi diyeceğiz.

Karakol baskınında iki gün roket ve havan ateşi altında kaldıkları halde direnip daha sonrada" Daha fazla direnemeyeceğiz. Vatan sağ olsun !" son mesajını geçtikten sonra birer birer şehit olan koçların telsizden gelen seslerini unutup hayatımıza devam mı edeceğiz.

Hiç sanmıyorum.

Neden mi ?  Çünkü

TÜRK MİLLETİ BÖYLE İSTİYOR!!

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

İNSANOĞLU YAŞAMINDA TABİATTA NE İZLER BIRAKMIŞ

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
asaf
yılmaz
bilimci
doktor
öğretmen

Kategoriler

Arkadaşlarım

didoli82
cuneytnurgen
farklitatlar
egitimspormizah
genetikvebilim
birgonulbal
genetiknedir
turkkadini
bilimcikiz
ressaminelkitabi
sarper2005
hasan zengin

Free chat widget @ ShoutMix